"Çocuk,
Her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği
Ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı
Çevir gökyüzüne başını.Bakma arkana!Daha sert basa basa, daha güçlü!
Anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla!
Gitmek yenilmek değil kazanmak da!
Gitmek gitmektir işte.
Hepsi bu. "

24 Ara 2008

(günün birinde bi yoldan..her zaman sağdan.. durur ve aynen şöyle der): Sen osun ! (yıllardır aradığı anlamı görebilmek için onun gözlerine daha , daha derin bakar...süresi belli değildir) cevap verir: gözlerimden cevabını bulmuş olman gerekir.. der ..(sarılır, tekrar gözlerinin içine bakar) ---sen benimsin ! hep benimdin.. alışmaya çabaladığın tenlerle aşkın tadını ararken bile..

saklamaya çalışır gibi..

korur gibi..

korurken korkar gibi..

ama sever gibi..

derinine hapsetmek ister gibi..
--Biri bana teğet geçmenin açılımını yapsın..

--Değip geçmek..hatta dokunmakla dokunmamak arasındaki o inceliği özetleyen bir geçiş..içine dokunmayı bırak..dışına bile dokunmamak,dokunamamak..öylece geçip gitmek..
CEM ! yorgunum Cem…
Kırgınım..pes etmek bile artık çok zor be Cem..
Yine seni dinliyorum..
Sessizliğin içinde sadece senin sesin var yine Cem..derininden gelen cümlelerinle...
Tazelenmek gerek şimdi..
Yeni şarkılarınla..sen yeni şarkılar söylemelisin...
Ben yeni şarkılar için uzaklara gitmeliyim..çok daha uzaklara..
Dönüş olmaz belki de o yerlerden..hala vakit varken..elini tut Cem.."Bir elinle bir diğerini tut.." Yalnız değiliz biz..Cem..değiliz..olmamalıyız..
Şarkılar söyle yine ...
Yine Cem...
Yine sil gözyaşlarını yüreğimin...
Yaşlar içinde..
Sessizce ağlar içimde biri Cem..

13 Eki 2008


Su perileri dans ederken bataklıkta

Gökyüzündeki yıldız göz kırptı kalan son bir damla suya…

Aşk masallarının kahramanları göründü gölün kıyısındaki pembe ağacın arkasında

Yeminlerin tutulduğu bir yer vardı cennet kokan bahçenin gümüş kapısının ardında…

Kakao tohumlarındandı zenci çocuğun kalbi

Beyaz çocuğun ise vanilya tadındaydı düşleri

Siyah çocukla ve beyaz çocuğun birlikte oynaması yasakken

Kardeşlik şarkıları duyuldu günahkar meleklerin dillerinden

Ve aslında mutlu sonu yoktu masalların

Mutluluk sonu olurdu tüm masalların...

10 Eki 2008


İlk dokunuş…
İlk tadış…
Ve taze gün ışığı…
Kahve kokusu…
Aniden ruhumuzu kaplayan…
Tanrı’dan hediye bir şarkı…
Huzurlu bir sabah…
Aynalar...
Sonsuza kadar aitlik hissi…
Şükrediş…
Su…
Biraz buruk düşünce
Sonrası yine…
Sen…

9 Eki 2008


Sana ait olmak hatalı bir anatomiyi tek bir bedende ömür boyu taşımak...
Gerçek misin diye sormayacağım bir daha…
Böyle olmalıydı...
Böylece kalmalıydı...
Güney yıldızı beni bekler şimdi...

27 Eyl 2008


Gizli özneler bırakıp tüm yaşanmışlığımın ardından, dönüşü olmayan yollara sapmak istiyorum mübalâğaya uğramış günahlar gibi.
Sahil kenarlarında bırakılan çöpler gibi hissediyorum kendimi, kullanılmış, atılmış ve eskitilmiş; kaldırıp atacak bir çevreciyi beklemekteyim.
Ne sarhoşluk transları arzular bedenim ucuz biralar ne de nefes almakta güçlük çeken ciğerlerime karbon monoksitten buharlar göndermeye niyetim var.
Ey Tanrım oralarda bir yerdesin biliyorum. Benim için yazdığın senaryoları merakla bekliyorum. Ben tükenmişliğe yaklaşmışken, sen pes etmiyorsun devamını getirmekten hayatımın ucuz haftalık dizilerin senaristleri gibi. Tanrı’nın gücünden kasıt bu olsa gerek. Senden ne isteyecek bir şey bulamıyorum. Ama umut ediyorum bunun son terk edilişim olmasını. Cezam bitmiş olsun artık.

Dolan gözlerimden damlamak üzere olan ve şuan akışkan bir kimyaya bürünen gözyaşlarımın devamının gelmesini engelleyebildiğim için güldüm.

Bu yüzden bile mutlu olabiliyorum artık. Mutluluk kalitem yüksek olmamakla beraber hiç bu kadar da düşük olmamıştı.
Beni en iyi anlayabilecek birinin olduğu bir şehre bilet alıp, birkaç saat içinde yola koyulmak istiyorum. İnince onun boynuna sarılıp ağlamak ve geçmişime son noktayı koyup geleceğime ilk adımlarımı atmak istiyorum henüz yabancı olduğum şehrin sokaklarında. Belki beni bekleyen yok bir başka şehirde, beni anlayabilecek biri de.

Zaten cesaretim de yok çekip gitmeye hem olsa da ne fark eder ki gömüldük sisteme, alışılmışlığa, vazgeçmeye…
Her şeye rağmen gitmek istiyorum.

Ruhumda taşıdığım iki benlikten biri komada. Diğerinin son kullanma tarihini uzatmaya bakıyorum hepsi bu.

27 Tem 2008


İçim ağlamaya hazırlık evresinin telaşında boş vermişliğin dibine vurmak için sabırsızlanıyorum…
Yapabilecek gücüm var ama her geçen saniye sönmekte
Birileri en doğru olanı bilmekte
Evet, onunla konuşmaya ihtiyacım var
Onunla nasıl iletişim kurağımı bilemiyorum.
Dünyaya yenik düşsem de bir kez daha ruhumun efendisi olmaya kararlıyım.
İhtiyacım olanı ya birileri vermeli ya da ben onu alabilmeliyim
Ama bir şekilde ona sahip olmalıyım
Dilimin ucuyla gerçeğin tadına bakabilmeliyim…

Müzik;
Kızgın ateşten serin ve derin sulara yolculuktur ortak saniyelerde gerçeğin yalan kadar etkili olduğu cümle dizilerinde algının kapılarını bile bile ve istekle ardına kadar açmaktır
.

Titrek bir sesin çığlığa yolculuğu
Acizlik ve güç aynı yerde nöbet değişiminde her zaman
Güzeldir aslında içindeki sesi duymak için düşüncelerini susturmak
Cezp edici fısıldayışlar vardır o seste
Hayaller,
Ruhu toparlama seanslarında kullanılacak manevi ilaçlar
Benimkinde, benim içimdeki seste;
Yakarış, düşler, umutlar, kemikleşmiş birkaç dilek
En önemlisi ne olursa olsun pişmanlıklarından arınmış,
Huzura teğet bir yaşam var.
Olmalı…

13 Haz 2008


Ve bir gün daha bitti. Biraz daha farklıydı sanki diğerlerinden.
İçimde biri diriliyor, benden izin aldığını hatırlamıyorum.
Duygularımı, düşüncelerimi allak bullak ediyor, ne ağlayabiliyorum ne de gönlümce keyiflenebiliyorum.

Gelen her neyse ruhumda soru işaretleri bırakarak ilerliyor zihnime doğru ve sıkıştırıyor beni cevapların arasında…

Silmek istiyorum geçmişi, geçmişteki beni… fakat hammaddesi petrol olan şeyle değil, adını bilmem ama yok etsin tüm kaygılarımı,pişmanlıklarımı izleri dahi kalmasın.

Oysa onca insan var yeryüzünde, yıldızlarda, ağaç köklerinde… Tanrı’ya dilenen bağışlanmayı dileyen eller var, ellerin üzerinde tuzlu sular var… Buharlaşmaları için yürek sıcaklığı gereken…
Kime ya da ne için aktığı bilinmez ya dibine doğru akan bir kum saati olan zamana mı yoksa adeta tükenmek üzere bir süt şişesi gibi olan sabrımıza mı bilinmez.

Bitsin artık bugün, öğrettiği sadece her şeyin tükenebileceği değil bugün, farklı şey öğrendim bugün. Güneş gecenin huzuruna, bir yaz akşamının ılık esintisine bıraksın yerini… bugün bitsin…

Aslında bunları söylerken bile karamsarlık var içimde… Kendimize söylediğimiz yalanların ne zaman sonu geldik ki…
Bugünkileri saat 16:50 treniyle ruhumun saklı bahçelerine gönderdi ama geride unuttukları bir şey var her halde…
Birşey…
Bir insan…
Mızıkçılık yapan ve cezalandırılmayı bekleyen bir hayat…

13 May 2008

Kırık çerçevelere yakıştıramadık milyon dolarlık tabloları
Biz kaç milyon dolar ederdik acaba?
Milyon dolarlık bebek alırken Oscar’ı.
‘’Sil bunu’’ dedim
‘’sil ve hemen yok et’’
Yansımam kalmasın hiçbir yerde, hiçbir göz bebeğinde ve işgal ettiğim bütün kalplerde…
Sense ‘’tamam’’ dedin, ünlemlerimin nedenini bilmeden,yoksunca..

‘’Sil bunu’’ dedim
‘’sil ve hemen yok et’’
Yok et ki yeniden doğabileyim…
Annem merhamet, babam isyan olsun…
İşgalcilere karşı direnebilmem lazım benim…
Hemen doğmam lazım benim, masum onca insan can vermeden…
Hainlikleri şeytanın günahlarından ağır basanlar dünyayı ele geçirmeden
O yüzden ‘’hemen yok et’’
Özgürlüklerimiz takıntılara ağıtlar yakar
Ve ninelerimizden kalma ninnilerimiz suskunlaşır bir zaman
Masallardaki kötüler değil miydi önyargının ürünü olan
Ve annesinin sözünü dinlemeyen kırmızı başlıklı kız iken kurdun kabahati neydi?
Daha ruhumuzu kontrol edemeden yasalara istemsiz teslim oluşumuz değil miydi nezarette geçirilen gecelerin nedeni?
Bir susuş dile getirirdi sebepleri.
Ve kaybedilmeye yüz tutmuş bir gurunun aynalardaki kör noktalarını süslerdi yalakalıklar…

Dere beyler selam çakar yozlaşmış kuşaklara topa tutulmuş şatolarından
Gradyotörler insanlık için savaşmayı ertelerler
Engizisyon mahkemelerinin tarihi zaferini engeller aydınlık çağı
Masallarla oyalanır nesiller
Ve
Masallar iyi ve kötüyü ayıran en güçlü hudutlar oluverir
Doğan bebekler sessiz çığlıklarında cenneti özlediklerini söylerler
Başrollerini oynar çünkü insanlığın nefret, para hırsı, egoistlik, erdemsizlik, ırkçılık ve her türlü sömürü
Zaten doğaya dolayısıyla ağaçlara da ihtiyaç yoktur nükleer santraller oldukça
Batan günü öncekilerinden ayıracak bir şeye ihtiyaç vardır.
Güzel yarınların ilk gününe doğacak olan bir Güneş…

ÜÇ NOKTALAR...

Üç noktalar…(olan biteni anlatırlar)
Seni özledim kalemim, parmaklarımı şekilden şekle sokuşunu, içimi bir hoş edişini, tüm sakinleştiricilere taş çıkartan etkini…
Seni özledim… Uzun zamandır yazamadım. Erteledim biliyorum… Ama döndüm ya sonunda.
Zaman geçer bir şekilde nasıl olsa ve bize getirileri büyür içimizde… Ama bazen fazla gelir yaşadıklarımız, sığdıramayız içimize ve içimiz dışımıza çıkar… Şuan olduğu gibi…
Doyumsuz bir tadın var senin; hiçbir zaman kaşıklayamadığım. Ruhumu okşar sanki bir elin, canlı gibisin adeta. Bugün birkaç yıl önce ağzımdan çıkan birkaç cümlenin uzantısı bir gün geçirdim. Öğretmenliği öğretmeye kalktılar ben ise öğrenmeye kalkıştım, bilmediğim bir okulda, daha önce yüzlerini görmediğim insanların içinde… Herkes kendi halindeydi, kendi yaşamları içinde… Keşke hayat derslerde öğretilen konular kadar teorik ve sorunların çözümü de soru çözümleri kadar kesin ve somut olabilseydi. Umudu gördüm en önemlisi gözlerine iyilik perdesi inmiş miniklerin gözbebeklerinde. Oysa ben umuda savaş açmış olanları da gördüm ihtişamlı koltuklarda, zoraki duyulan saygıların öznelerinde… Var olanı ve var olanı yok etmeye çalışanı görmek. Zamanın getirisi sanırım bu bakış açısı. Bende istiyorum tekrar çocuk olmayı. Ne hakla umudumu çaldı berduşun didaktik saltanatı? Gözlerim doluyor, büyümekten git gide korkmaya başlıyorum. Hayallerimden mahrum bıraktığım gerçeklerle yüzleşmekten tiksiniyorum. Çünkü düşlerden alıntı hayallere ihtiyacım(ız) var.
Sözü özü; büyümek için çok mu geç kaldık? Yoksa çok mu erken koyulduk gerçeklik yoluna. Bilemiyorum.

9 Mar 2008

Beklenmedik bir anda ağzının tam kenarına sert bir yumruk.
Kimden geldiğinin ne önemi var a.p.s ile geldiği muhakkak.
Kanar ardından, durmadan kanar
Canı yanar, canı çok yanar.
Susar, canı yanar ve susar.
Suskundur çünkü cevaptır suskunluğu istem dışı bir sadiste.
Ne mantık ne de neden arar, sadece susar.

Ve ben duymak istediğim şeyleri söylüyorum belirsiz bir zamanda tanımaya çalışacağım kişilere.
Öğretici bir anlatımı yumuşatarak dönek ve yavşak cümlelerle…

En büyük korkusu; benden uzak kaldığında benim onu unutmammış şimdilik.
Gönlümün iğrenç bir vefasızlık örneği göstermesiymiş.
O böyle söylemedi tam olarak, ben duymak istediğim gibi duydum, varsaydım ve şimdide öylece yazıyorum.
Cevap geldi sanırım, telokominikasyon harika bir şey.
Ha! Bu arda vanilya kokusunda yazıyorum tüm bunları. Yoğun bir vanilya kokusu hem de. İlham perilerim uçup gelirler hemen belki de reklamlardaki kahve kokusuna gelen görmemiş komşular gibi. Kahve kokusu kadar çekici midir vanilya kokusu?

Şimdi söz sevgilide: Zamanını bilmiyormuş ama benden uzak kalacağı bir zamanı düşleyebiliyor korkuları yüzünden de olsa.
Gerçek aşk pastasında ayrılık için ayrılmış dilimler de var mıdır?
Vanilya kokan bisküvilerimde var gerçek aşk pastasının yanında size ikram edebileceğim.
Gerçek bir sevgide ayrılığa yer yoktur diyen algılarım, düşüncelerim, düşlerim arasında. Düşünmekten korktuklarımdan alıkoyuyor bu saçma satırlarım ve odam da yoğun olarak hissedilen vanilya kokusu.

Neyse tereddüt ediyorum nasıl bir cevap vermem gerektiği konusunda. Söyler şimdi vanilya kokusuna gelen ilham perilerim bekleyin bir iki dakika daha.
“ya olur ya olmaz. 21.yy aşkı bu. Sevme geleneğini tekrar yazmıyor muyuz biz aptal iki genç? “
Derken üçüncüsünü attım vanilyalılardan ağzıma…

3 Şub 2008


Saat 3 e geliyor. Kalkalı yarım saat ya olmuş ya da olmamıştır banane. Tüm uykusuzların yerine afiyetle uyudum, bana teşekkür etmeleri lazım. Bugün dergiyi bitirmem lazım ve hemen bilgisayarın başına koştum, saatlerdir görmediği sevgilisine bir an önce kavuşmak isteyen bir âşık gibi. Planladığım işleri yapmaya başlayınca bir süre sonra sıkıldığımı fark ettim. Plan bana göre değil. Benim planlarım anlık bir iki az uçuk hayaller olmuştur hep.

Sıkıldım evet çok sıkıldım ama gerçekte sıkıldım her şeyi bir kenara atıp yok saymak istiyorum şimdi. Basit bir sıkkınlık diyelim biz buna en iyisi. En sevdiğim şarkıyı açtım. İsmi ‘’en sevdiğim şarkı’’ bu kadar. Kime ait olduğu kimin yazıp söylediği umurumda değil şu anda.

Ben bunları yazarken bile günün yarısı geçip gitti. En iyisi diğer yarısını da banyo da bedenimde ki ve ruhuma izin almanda yerleşmiş pislikleri temizlenmeye uğraşarak geçir !(eyim).

Çok küçük dünya aslında benim için, hani uçsuz bucaksız, son saltanatını yaşayan güzellikler bir yana kalsın. Hiçbiri umurumda değil. Şuan kendim bile kendimin umurunda değilim. Boş vermişliğin bu kadarı.

Evet, şimdi gidip saatler süren bir temizlenme safhası geçireyim en iyisi. Aklıma gelen en iyi plan bu şimdilik. Belki birkaç ampul yanar beynimde kim bilir. Tanrı’dan bir lütuf olarak. Bok denizinde yüzmeye gidiyorum… Siz burada ne işle meşgulseniz onunla kalın. Oyalayın kendinizi Azrail gelene kadar.

14 Oca 2008


Korktuğum renge boyadım saçlarımı…
‘’kan kırmızısı’’
Nedendir bilmem ya da bilmek istemem ama korkularımın üstüne gitmek geliyor içimden…
Zaten eninde sonunda korkularına dönüyor insanoğlu. Korkularında acizliğini, hayallerinin uçukluğunda kudretini fark ettiğinde…

Tanrı istediği için yarattı ve istediği için yok etti. Yaşam bu cümlelerin tüm zamanlara uyarlanmış hali değil midir? Bizlerde bu zamanı hem bu oyunun kurallarını öğrenmeye çalışarak hem de yapıp yapamayacağımızı sorgulayarak geçiriyoruz.

Onlarca seçenek içinde ya onlar gibi olmayı ya da kendimiz olmayı tercih ediyoruz. Tercihlerimize bağlı mutluluklar yada üzüntüler yaşıyoruz. Hatta mutluklarımız başarımız, üzüntülerimiz kader oluyor; tekrar Tanrı’yı suçluyoruz. Hayata olan kızgınlığımızı gerçekten sevgimizi hak edenlerden çıkarıyoruz. Neden diye sorgulamaktan erindiğimiz için cevapları yediğimiz kazıklarda fark ediyoruz. Bizi sevenlere veremediğimiz sevgimizi intikam arayışları içinde kendinden vazgeçmiş insanların kalplerine bırakıyoruz. Alışkan olmadıkları için yumuşatamıyoruz ilgiye muhtaç kalpleri. Geri tepiyor tüm planlarımız. Bir zaman sonra tanıdık bir senaryo ve ‘’yalnızlık’’…
İçimizdeki evreni keşfedeceğimiz ve Tanrı’ya yaklaşmak için kullanabileceğimiz her saniyeyi Tanrı’nın bir cezası olarak algılayıp, hayattan soğutuyoruz; hayata tutunmayı beceremeyen benliğimizi. Ve onca yaşam karmaşasında geçen bir ömrün son deminde olduğumuzu fark edip, algılarımızı zorlayan zaman kavramını bir kez daha lanetliyoruz. Can henüz çıkmadığı için huyda henüz çıkmamıştır. Hala kendimizi haklı çıkaracak paylar koparmaya çalışıyoruz bu oyundan. Ve Azrail ‘in görev saatine yakın fark ediyoruz bunca yıl içimizdeki pisliğe rağmen vazgeçemediğimiz kibirliliğin, içimizden çıkan pislikten iğrenmemizin saçmalığını. Ve en masum tadın o pisliğin çıkış noktasında zarif bir bedenle geçirdiğimiz saatlerden ibaret olduğunu…

Bizi üzenin de mutlu edeninde kendimiz olduğunu anlayıp tükenen bir ömrün son dakikalarında tazelenen ve doğruyu bulan bir inanç ile hayatın anlamını geçte olsa fark etmenin huzuruyla Azrail’in şefkatli kucağında oksijene veda ediyoruz...

1 Oca 2008

Albüm


Cevaplar senin olsun,

tüm sorular benden bu ömürde...


Gelmedi mi hala ölüm?

Bak bir soru daha...


Delirmiş olmalı diyorsun değil mi-

delirmiş bir beyin niye soru sormakla ve mutlak bir sonu beklemekte bu kadar ısrar etsin?

...?


Söylenecek ne var daha ...

Kaç kaçış,ne kadar korku,ne kadar pişmanlık var... Ve nasıl doyurulmamış bir bebek gibi aç ve sabırsız olabiliyor şehvetler...


Hangi düşte tutsak kalmış duygularım?

Ölüm ve özgürlük var...

Hiçbirşey...


Beklenen sona son bir prova,makyajlar hemen tazelenmeli-aklı karışmamalı bu oyuna...

Kimileri geçmişe küskün kimileri geçmişten bir haber-yolun sonundaki ''bitiş'' tabelasını görmeyen köreltilmiş gözler....


Silgi tozlarının kağıttaki emanetlerini kimse fark edemedi...

Doğan Güneş'in parlaklığına saklanmış tüm deliller,ustaca...