"Çocuk,
Her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği
Ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı
Çevir gökyüzüne başını.Bakma arkana!Daha sert basa basa, daha güçlü!
Anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla!
Gitmek yenilmek değil kazanmak da!
Gitmek gitmektir işte.
Hepsi bu. "

14 Oca 2008


Korktuğum renge boyadım saçlarımı…
‘’kan kırmızısı’’
Nedendir bilmem ya da bilmek istemem ama korkularımın üstüne gitmek geliyor içimden…
Zaten eninde sonunda korkularına dönüyor insanoğlu. Korkularında acizliğini, hayallerinin uçukluğunda kudretini fark ettiğinde…

Tanrı istediği için yarattı ve istediği için yok etti. Yaşam bu cümlelerin tüm zamanlara uyarlanmış hali değil midir? Bizlerde bu zamanı hem bu oyunun kurallarını öğrenmeye çalışarak hem de yapıp yapamayacağımızı sorgulayarak geçiriyoruz.

Onlarca seçenek içinde ya onlar gibi olmayı ya da kendimiz olmayı tercih ediyoruz. Tercihlerimize bağlı mutluluklar yada üzüntüler yaşıyoruz. Hatta mutluklarımız başarımız, üzüntülerimiz kader oluyor; tekrar Tanrı’yı suçluyoruz. Hayata olan kızgınlığımızı gerçekten sevgimizi hak edenlerden çıkarıyoruz. Neden diye sorgulamaktan erindiğimiz için cevapları yediğimiz kazıklarda fark ediyoruz. Bizi sevenlere veremediğimiz sevgimizi intikam arayışları içinde kendinden vazgeçmiş insanların kalplerine bırakıyoruz. Alışkan olmadıkları için yumuşatamıyoruz ilgiye muhtaç kalpleri. Geri tepiyor tüm planlarımız. Bir zaman sonra tanıdık bir senaryo ve ‘’yalnızlık’’…
İçimizdeki evreni keşfedeceğimiz ve Tanrı’ya yaklaşmak için kullanabileceğimiz her saniyeyi Tanrı’nın bir cezası olarak algılayıp, hayattan soğutuyoruz; hayata tutunmayı beceremeyen benliğimizi. Ve onca yaşam karmaşasında geçen bir ömrün son deminde olduğumuzu fark edip, algılarımızı zorlayan zaman kavramını bir kez daha lanetliyoruz. Can henüz çıkmadığı için huyda henüz çıkmamıştır. Hala kendimizi haklı çıkaracak paylar koparmaya çalışıyoruz bu oyundan. Ve Azrail ‘in görev saatine yakın fark ediyoruz bunca yıl içimizdeki pisliğe rağmen vazgeçemediğimiz kibirliliğin, içimizden çıkan pislikten iğrenmemizin saçmalığını. Ve en masum tadın o pisliğin çıkış noktasında zarif bir bedenle geçirdiğimiz saatlerden ibaret olduğunu…

Bizi üzenin de mutlu edeninde kendimiz olduğunu anlayıp tükenen bir ömrün son dakikalarında tazelenen ve doğruyu bulan bir inanç ile hayatın anlamını geçte olsa fark etmenin huzuruyla Azrail’in şefkatli kucağında oksijene veda ediyoruz...